7 Eylül 2007 Cuma

Ankaram Renkli olsun

Pazar günü neredeyse bütün gün Ankara’nın bir çok bölgesini ailecek kaybolduğumuzdan arabamızla gezme fırsatımız oldu. Bu geziden benim aklımda kalan, gördüğüm yerler hakkındaki en kalıcı izlenim, neydi biliyormusunuz? Renksizlik ve Grilik duygusu. Hani renkli televizyona alışmış olan birini eski siyah-beyaz televizyonu seyretmeye zorlarsınız ya, işte öyle bir duygu ve memnuniyetsizlikti benimkisi. Ankara, mevsimin kış olmasının da katkısı ile genel olarak bir renksizlik içindeydi.

Uzun yıllar yurtdışında bulunmuş biri olarak bu yavanlık beni hüzünlendirdi ve kaybolduğuma en azından “Ankara’da ilginç ve rengarenk yeni yerler gördüm bari” diye pek de sevinemedim. Yurtdışında en kötü bölgelerde bile böyle bir yavanlık görmezsiniz, değişik bir yapı, resim ya da bir ilginçlik mutlaka gözünüze çarpar. Şimdi Ankara’da daha önce gezdiğim üst düzey sayılan yerleri Çankaya’yı, Bilkent’i, Ümitköy’ü ve hatta yeni yapılanan Çukurambar/100.yıl bölgesini düşünüyorum da, onlar da da fazla renk yok.

Kanaatimce bu renk düşmanlığı askeri düşünce tarzından kaynaklanıyor. Yani bir köprü yaparken bunu ne renge boyayacağız diye hiç düşünüyorlarmı acaba... merak ediyorum, yoksa hiç düşünmeden alışılageldiği üzere kir göstermesin diye zaten kirli olan renkleri mi kullanıyorlar? Halen Eskişehir yoluna bir dizi yeni üst geçit yapılıyor, bu geçitler rengarenk olsa çok daha estetik durmaz mı? ya da bunun bir sakıncası var mı? Bunun ekstra bir maliyeti olacağını da düşünmüyorum açıkçası. Ya da şu meşhur gökkuşağı projesi (fiyaskosu demek daha doğru olabilir) gökkuşağı renklerine boyanmış dükkanlardan oluşsaydı daha çok dikkat çeker, göze daha estetik görünür ve belki şu ankinden daha fazla iş yaparmıydı?

Bence biraz askeri düşüncelerden kalıntıları da taşıyoruz içimizde... değişik bir renk giyecek alırken bile “acaba garip karşılanırmı” diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz hala. Bunun çözümü biraz da içimizde gibi görünüyor, önce içimizi özgür bırakmalıyız, sonra gerçekten yaratıcı fikirler elbet çıkacak ve Ankaram bir başka güzel “gerçekten” olacaktır, buna eminim.

Yenilenmiş ama sevimsiz, Esenboğa Havaalanı İzlenimleri

Geçen günlerde annemi karşılamak için gittiğim yeni hava alanı ile ilgili izlenimlerimi belki ilgili biri okur da bu konuda bir şey yapar inancıyla paylaşmak istedim. Tabii ki bunca yıl sonra Ankara’da böyle bir hava alanının yapılmış olması bil çok önemli ancak yapılmışken bari tam yapılsaydı çok daha güzel olmazmıydı hem Ankara, hem de Türkiye için?

Karşılamaya akşam saatlerinde gittiğimden karanlıkta Esenboğa’nın nasıl göründüğünü izleme ve değerlendirme fırsatım oldu. Gündüz de gitmiştim ama gece daha da kötüymüş.

Yollar :

  1. Havaalanına gidiş istikametinde Esenboğa’ya yaklaşıncaya kadar yollar çok karanlık ve çoğu aydınlatma direklerinin ışıkları ya yok ya da çok yetersiz.
  2. 10 km lik bir bölümde inanılmaz kötü kanalizasyon kokuları var ve bunlar oldukça kesif. Umarım geçici dir.
  3. Yollarda işaretler yok . Havaalanına kaç km var bilemiyorsunuz, köprüden geçerken köprü yüksekliği ne belli değil, diğer uyarı işaretleri ise yok denecek kadar az. Böyle bir yolda hızlı gitme temayülü olan sürücülerin bu işaretlerle bir şekilde uyarılması gerekiyor.
  4. Havaalanına girişte hoşgeldiniz tabelası ya da esenboğa hava alanı yazısı bile ya yok ya da aydınlatılmadığında gece görünmüyor.

Havaalanı:

  1. Arabanızı park ediyorsunuz. Gayet güzel yapılmış çok katlı park alanına ancak park yerinin içinde dış hatlar veya iç hatlara nereden geçeceksiniz belli değil, arabayla birini arayıp ona sorarak bulmak zorundasınız. Benim 2. gidişim di, ikisinde de bu durum. Buraya hiç gelmemiş kişilerin vay haline.
  2. En sonunda park yerinden çıkıyorsunuz ancak bu sefer bir yaya olarak hangi taraf iç hatlar.. hangi taraf dış hatlar.. işaret yine yok.
  3. Dışarıda saatler hiç bir anlam veremediğim şekilde o kadar yükseğe asılmış ki ne bunların düzenli olarak temizlenmesi mümkün ne de insanın onu görmesi... bir de üstelik bunlar aydınlatılmamış.. Tam eski usül düşünülmüş bir mimari hatası kanımca. Dünyada örneğini ben görmedim. Hiç saat koymamak daha iyi olurdu..
  4. İç hatlar terminali yazısı ufak bir şekilde camın üzerine yazılmış içerisi aydınlık ve dışarısı ise karanlık olduğunda bu yazı dışarıdan gece hiç görünmüyor. Önünden iki kez geçmeme rağmen göremedim. “Buradan giriniz” yazısı ise o kadar küçük ki yanına gittiğiniz de okuyabiliyorsunuz. Gece bu ufacık hava limanında bile kaybolabiliyorsunuz. Allahtan daha büyük yapmamışlar.
  5. Etrafta bir renksizlik hüküm sürüyor. Her şey gri, siyah ve beyaz.. Renksiz televizyonlar gibi. Etrafa renk verecek ağaçlar, çiçekler vb. hemen hemen hiç görünmüyor. Renkli boya ise hiç girmemiş bu terminale heralde.. Tamamen askeri bir görüntü içinde çünkü. O nedenle de sıcak yerine.. korkunç bir havası var.
  6. İç hatlar terminali karşılama bölümü ise çok komik.. Bir adet trabzan konulmuş ve onun önünde veya yanında hiç bir koltuk yok. İnsanlar ya ayakta beklesin ya da dışarıda diye heralde. Dışarı çıksanız aynı kapıdan içeri giremiyorsunuz.. feci yani. Bir tane elektronik pano var o kadar. Yerleştirilmiş ufak televizyonlar yok. Bir müzik yok. Bir periyodik anons bile yok. Bir ruhsuzluk ve hayat eksikliği hakim tamamen.

Bu hava limanı heralde çok hızlı yetiştirilmeye çalışılmış ki pek bir özensiz olmuş. Gayet donuk, ruhsuz ve mantıksız düzenlemelerle kanaatimce. Bir çok Avrupa ve Amerika hava limanlarında bulundum, böylesini gerçekten görmedim. Belki daha az gelişmiş ülkelerde örnekleri vardır. Ancak bizim onlara değil gelişmişlere bakmamız gerekmiyor mu?

Değişik bakabilmek lazım

Dünyada bir çok ünlü şehir ikonlaşmış yapılarıyla tanınmış ve hafızalarımıza kazınmıştır. Paris Eyfel kulesiyle, New York, özgürlük heykeliyle, Roma Piza kulesiyle, Moskova Kremlin Sarayı ile vb. Bu tip yapılar arasında Türkiye büyük şehirleri arasında en çok örnek İstanbul’da bulunuyor, Bir çok ikon kabul edilebilecek tarihi yapıları haricinde bir de sonradan inşa edilmiş köpruleri,gökdelenleri ve alışveriş merkezleri ile göz dolduruyor. Başkentimiz Ankara ise bu konuda çok fakir, çok az tarihi yapı var, ve olanlar da kıymeti bilinip ön plana çıkarılamamış ne yazık ki. Sonradan yapılmış dikkat çeken veya ilgi uyandıran değişik bir yapı da pek yok. Ankara denilince benim aklıma ilk Anitkabir geliyor. Ama görülüyor ki sadece bu yeterli değil, şimdiye kadar ki Ankara tanıtımındaki başarı ortada... Bir diğeri de zamanında meşhur Atakule ama o da ne yazık ki artık pek dikkat çekmiyor, çünkü altında yapılan alışveriş merkezi yeni yapılanlara oranla pek zengin değil, bir de üstüne tüm dünyada o kadar çok buna benzeyen yapı var ki, turistik bir değer artık taşımıyor. İkonlaşmış yapılar bütün dünya’da insanların önunde resim çektirmek istediği ve arkadaşlarına defalarca anlatmaktan zevk aldığı, bir ozelliği veya güzelligi ile dikkati çeken tarihi veya sonradan yapılmış yapıtlardır. Örneğin Piza kulesi eğriligi ile, Eyfel kulesi ve Kremlin Sarayı mimarisiyle, Mısır piramitleri, tarihi ve ekzotik ortamıyla insanların defalarca gitmek isteyeceği güzellikte dünya çapında tanınan ve ilgi uyandıran yapılardır. Ankara örneği olan Atakule’nin resim çektirilecek yanı artık bu devirde pek kalmamıştır, olağan yapılar arasına girmiştir, ve zaten çevresi de meydanlaşmamış, şehrin içerisinde sıkışık bir şekilde kalmıştır. Anıtkabir yıllardır Ankarayı tanıtan en önemli yapılardan biridir, ama turist sadece Anıtkabiri görmek için ne yazık ki gelmez, kaldı ki Ankara’da işi olmadığı takdirde iç turist bile Ankarayı tercih etmemektedir, bir gelen turist ise tekrar gelmeyi pek arzulamaz. Ankarada insanı cezbedecek diğer unsurların da olması gerekir, ve bence turist gelmemekle gayet haklıdır, çünkü Ankara’da gerçekten gezilecek veya görülecek fazla yer yoktur. Bu eksikliği bırakalım yabancı turistleri, yerli turistler bile defalarca dile getirmektedirler.

Ankara Atamızın seçtiği bir Başkent olarak diğer dünya Başkentlerinden imaj olarak çok geridedir. Roma, Paris, Washington, Moskova, Londra ve benzeri hatta bazıları Ankara’dan çok daha az nüfusa sahip ve daha az gelişmiş ülke başkentleri bile insanları bir şekilde cezbetmeye devam edebilmektedir.

Bir Ankara sever olarak Ankara’mızın en az bir tane dünya çapında dikkat cekebilecek ikonlaşacak yapıtı olması arzusundayim. Dış ülkelerden Ankara’ya gelen insanlar Istanbul,Antalya gibi zaten tanınmış olan yerlerde değil de Ankara’da tatillerini geçirsin, uzun süre bıkmadan kalabilsin, hatta buraya yerleşsin, veya dönerse tekrar gelmek istesin, ülkelerine döndüğünde arkadaşlarına Ankara’yı anlatabilsin burada gördükleri değişik şeylerden dakikalarca bahsedebilsin arzusundayım. Ankara, Dünya çapında ve en az diğer Başkentler kadar neden ilgi toplamasın ki? Uzun süre yurt dışında yaşamış biri olarak ne zaman bir mevzu olurda, Türkiye’den bahis açıldığında Ankara’yı kimsenin tanımadığını İstanbul’un,Antalya’nın ve hatta Gaziantep’in bile Ankara’dan daha çok tanındığını duydukça kendi şehrimi anlatamamanın hüznü çökerdi üzerime, tabii ki bu üzüntü aynı zamanda Ankara içindi. Ankara’ya köprü yapılamaz ise, yada tarihi güzellikleri ön plana çıkarılamasa bile, insan eliyle sonradan dikkat çekici ve ilgi uyandırıcı yapıtlar yapılabilir. Eminim Ankara’da değişik düşünebilen, ilginç tasarım ve fikirleri olan bir çok mimar vardır. Bu tasarımlar değerlendirilip, halkın da görüşü alınarak uygun olanlar gerçekleştirilebilir. Buradaki anahtar kelime: “değişik”, yani Türkiye’de veya dünyada olmayan bir yapıdan bahsediyorum. Bu ikon değeri taşıyacak olan yapı veya yapıların Türkiye’de de başka yerde olmaması ayrıca önemli, aynısı örneğin İstanbul’da da yapılırsa veya zaten varsa yabancı turist büyük ihtimalle orayı tercih edecek ve Ankara’ya bunun hiç faydası olmayacaktır, bunu da unutmamak lazım.

Ankara için daha iyisi için hep beraber çalışmalı ve Türkiyenin prestiji açısından Başkentimizi Atamızın da belirttiği gibi muassır medeniyetler seviyesine hep beraber, zaman kaybetmeden taşımalıyız.

Renk ve mutluluk

Ankara’nın neresine bakarsanız bakın mutlaka değişik çam ağaçları görürsünüz. Hatta Askeriye tarafından yaptırılan hatıra ormanları bile hep çam ağaçlarından oluşur. Neden hep çam acaba diye merak etmemek elde değil. Ankara’nın iklimine uyumlu olduğu için olduğu nedenlerden biri olabilir ancak, buna benzer iklimlerde yetişen çok daha güzel ve mevsimlere göre renk değiştiren o kadar çok ağaç çeşidi var ki dünyada,.. Ufak bir internet araştırması sonucu bulunabilecek tam 378 çeşit buna benzer iklimlerde yetişen güzel çiçek ve yapraklara sahip ağaç varmış. Ama ne yazık ki Ankaramızda bazı şeyler gibi hep aynı renkte kalan ve mevsimlerle hiç değişmeyen durağan çam ağaçları...Japonlar kiraz ağaçlarının bahar mevsimi ile açan beyaz çiçekleri altında piknik yaparken, Ankara’lı yine emektar çam ağacları ile gayet tek düze ve gri bir hayat yaşamaya devam etmekte. Amerika’da Vermont eyaletinde, Ankara’ya benzer bir iklim olduğunu orada bir süre bulunduğumdan biliyorum. Bu eyalette ağaçların renk değiştirmesi (Folliage) için insanlar helikopter ve uçaklara para vererek gökyüzünden bu güzelim renk cümbüşünü seyretmek için sıralanırken, bununla ilgili hem bahar, hem de sonbahar da bir çok etkinlik düzenlenip turistik bir hava estirilirken, oradan bakıldığında Ankara düz bir çizgi gibi görünüyor, geriye doğru düşününce. Tutarlı ama tek düze...

Hayat bence iniş ve çıkışlarıyla daha güzeldir, mevsimlerin değişmesini görmek insanı mutlak heyecanlandırır. Hele bu değişim sırasında bir de renkli olursa insanın heyecanı ve mutluluğu, eminim ki bir kat daha artacaktır. Gazetelerde okuyorum da bir çok belediye değişik yerlerde fidan dikme çalışmaları başlatmış,.. seviniyorum... ama resimlere bakıyorum yine çam ağacı ve yine Ankara.., Tabii ki yurdum yeşillensin ve bu çamla olacaksa varsın olsun, lakin başka tür ağaçlardan da, Ankara’da yetişen çocuklarımız haberdar olsun, bu renkleri görerek büyüsünler duygusundayım. Çocuklarımız bir ağaç resmi çizerken ilk akıllarına gelen çam ağacını her defasında çizmesinler, hayatları rengarenk olsun ve daha renkli bir Ankara bulsunlar umudundayım. Çünkü hayat renklerle güzel ve Ankaram da bunun farkına varabilecek seviyede belediyelere sahip, diye umut ediyorum.

Dünyamıza Sahip çıkın, Karlı çıkın.

İnsan olarak her gün yaşamakta olduğumuz dünyayı ne yazık ki kirletmeye devam etmekteyiz. Halbuki biraz düşünceli davranarak bir çok şeyi değiştirebilmek elimizde. Gazetelerde her gün okuyoruz, “Küresel Isınma”, “Ozon tabakası deliği” kavramlarını ama bazen bunların bizi etkilemeyeceğini düşünüp, hayatımızın olağan işleriyle meşgul olup günümüzü kurtarmaya bakıyoruz. İnsan olarak. Bunlara üzülmüyormuyuz ki acaba ?.. Eminim ki, üzülüyoruz dur, ancak bazen olayı pek anlamadığımızdan, bazen de konu hakkında bireysel olarak ne yapmamız gerektiği tam açıklanmadığından, davranışımıza ek bir katkı yapmadan haberi veya yazıyı geçip, hayatımıza devam ediyoruz. Bu hissiyattan hareketle sizinle daha temiz bir dünya ve Türkiye için yapmamız veya yapmamamız gereken şeyleri bizim anlayabileceğimiz bir dille, fonsksiyonel ve detaylı olarak paylaşmak istiyorum. Bu tedbirlerin veya davranışların hemen hepsi bizim aile bütçemize de pozitif katkı sağlayacaktır. Bu nedenle aşağıdaki listeden ne kadar fazlasını kendi hayatınıza uyarlayabilirseniz, bütçenize hem maddi ve hem de manevi kazanç olarak yansıyacaktır, ümit ediyorum.

  1. TV,Müzik Seti vb, gibi elektrikle çalışan cihazlar artık “Stand by” adı verilen ve temelde cihazın uzaktan kumanda ile açılıp kapanmasını sağlayacak bir özelliğe sahip. Bu tip cihazları uzaktan kumandayla değil de yerimizden kalkıp, düğmesinden kapatıp açmalı veya en güzeli, kullanılmadığı durumlarda fişini direkt olarak çekmeliyiz. (Ben kendimce şöyle bir çözüm buldum. Bir adet çok yuvalı ve üzerinde açıp kapama düğmesi olan prizlerden aldım, ve bu düğmeyi kapatıyorum böylece birden fazla cihazı fişten çıkarma zorluğundan da kurtulmuş oluyorum). Bu yolla bayağı elektrik tasarrufu sağlayabildim, tavsiye ediyorum.
  2. Artık normal ampüller yavaş yavaş yok olmaya yüz tutuyor, ve bu değişim dünyada tasarruf açısından büyük önem taşıyor. Bu tip ampülleri artık ülkemizde de kullanmamak gerekir. Bildiğiniz gibi Avrupa topluluğu 2008’den itibaren bu tip ampullerin satışını yasaklıyor, tamamen yeni tip daha verimli ampüllere geçerek çevre ve dünya için örnek teşkil edecek bir adım atıyor. Artık enerji tasarruflu ve daha uzun ömürlü ampüller ucuz fiyatlara üretilebiliyor ve bunların fiyatları da, günümüzde gayet uygun. Biz de tüketici olarak bu tip ampüllere geçiş yapmalıyız. Evinizde veya İşyerinizdeki ampüllerinizi bunlarla değiştirirseniz, ampül başına yaklaşık 7 kat daha ucuza aynı ışığı sağlayabilir, hem de sık sık ampül değiştirme zahmetinden de kurtulursunuz.
  3. Bulaşık ve çamaşır makineleri artık hem çok hesaplı, hem de bütün evlerde kullanılan vazgeçilmez bir unsur haline geldi. Özellike son zamanlarda çıkan yeni tip makineler daha hızlı yıkıyor, daha az elektrik ve su kullanıyor. Eğer makineniz eskiyse, bunu değiştirmek veya hiç yoksa yeni bir makine almak size hem su faturanızda azalma, hem de elektrik ve zaman kazancı sağlayacaktır. Şunu bilmelisiniz ki bulaşık ve çamaşır makinesi kullanmak, aynı çamaşır veya bulaşığı elde yıkadığınızdan 5 kat daha az su harcamanız demektir. Bu da su faturanıza küçümsenmeyecek bir ek katkı sağlayacaktır. Hele günümüzde bu su darlığında, kaynaklarımızı boşuna harcamamalıyız. Bu makineleri satın almak için harcadığımız parayı zaman ve su kazancı bazında 1-2 yılda amorti etmek olanaklı.
  4. Sensörler hayatımızın her alanına yavaş yavaş girmeye başladı. Bu çevre açısından çok sevindirici bir gelişme, bu elektronik devreler, önemli ölçüde enerji ve kaynak tasarrufu sağlıyorlar. Bu tip yapıdaki cihaz ya da aparatların daha yaygın şekilde kullanılması, apartmanlarda eski otomat sistemi yerine hareket sensörlü lambalara geçilmesi enerji tasarrufu açısından olumlu bir gelişme olacaktır. Bu tasarruf aynı şekilde musluklar ve tuvaletler için de geçerli tabii. Bunların yaygınlaşması ve ucuzlaması ancak bizim tüketici olarak bunlara her gün artarak rağbet göstermemizle olacaktır, bunu unutmamak lazım.
  5. Yeni tip “seramik conta” kullanan musluklar kullanmak aileniz veya işyeriniz için %40 oranında extra su tasarrufu demektir. Bunların üzerlerinde bulunan filitreler suyun daha az ama daha verimli akmasını,dolayisiyle de önemli ölçüde su tasarrufu sağlarlar ve sızdırmazlar. Hem de bu şekilde conta değiştirmek veya musluğu sıkmak için her seferinde güç kullanmak zorunda da kalmazsınız.Aynı şekilde yeni duş başlıkları da bu tip özellikler sunuyorlar, ve bu sayede hem daha zevkli duşlar, hem de daha verimli su kullanımı sağlanıyor, bu gelişmeleri takip etmek ve buna göre alışveriş yapmak çok önemli. Küvet keyfini ise mümkün olduğu kadar aza indirgemek lazım, çünkü burada tuttuğunuz su miktarı sizin on günlük duş yaparken kullanacağınız suya eşit. Yani 10 duş = 1 küvet dolusu su diyebiliriz.
  6. En çok su kaybedilen yerlerden biri de tuvaletlerdir. Özellikle de umumi tuvaletler. Bu tip tuvaletlerde gereksiz yere açık bırakılan veya sızdıran ucuz ve iptidai musluklardan akıp giden suları, herkes mutlaka birden fazla kez görmüştür. Bu tip tuvaletlerde mutlaka resarvuarlı bir sifon sistemi olması çok önemli. Sadece bu değişiklik bile, büyük ölçüde su tasarrufu sağlayacaktır. Ayrıca buralarda birer tuvalet fırçası bulundurulmalı ve temizliğin su yerine fırça ile daha az su kullanarak yapılması sağlanmalıdır.Sensörlü aparat kullanımının da extra katkı açısından önemini bir kez daha vurgulamakta yarar var. Alafranga tuvaletlerde ise teknoloji daha hızlı gelişiyor, çünkü giderek daha fazla kişi ve özellikle yaşlılar bu tip tuvaletleri kullanıyor. Bu tuvalet tiplerinde minumum su ile maksimum temizlik gerçekleştiren yeni seçenekler her geçen gün artıyor. Eğer alafranga bir tuvaletimiz de var sa, bunun sadece resarvuarını değiştirerek çok büyük oranda su tasarrufu sağlayabilir ve daha ucuza bütün her şeyi sökmeden ve büyük tadilat işi çıkarmadan, kendimiz bile bir kaç vida ile bunu gerçekleştirebiliriz.
  7. İzolasyon’da ayrı bir konu tabii, eğer tüm binanızın izolasyonu kötü ise mutlaka bina olarak toplanıp bunu yeniletmek için gerekli kararı almak gerekir. Binanız harcadığı parayı kısa bir süre içinde geriye enerji tasarrrufu olarak kazanarak hiç de küçümsenmeyecek ölçüde tasarrruf sağlayacaktır. Ayrıca eğer pencereleriniz eski tip ise bunları çift cam olanlarla değiştirmek size en az %30 gibi büyük bir oranda ısı kaybından doğan enerji tasarrufu sağlayacak, bu sayede eviniz çok daha verimli ve eşit oranda ısınacaktır.
  8. En önemli konulardan biri de kağıt tasarrufu. Herhangi bir durumda örneğin yazıcı veya fotokopilerde kullanağınız kağıtları tekrar kullanabilecekseniz mutlaka iki tarafı da bitinceye kadar kullanın. Bir şeyin fotokopisini aynı kağıda ayrı kağıtlar yerine eğer 100% gerekli değil se arkalı önlü çektirmeye özen gösterin. Boş sayfaları buruşturup atmayın, daha bilinçli hareket edin ve geri dönüşümlü kağıt veya kağıt ürünleri kullanmaya gayret edin. Bu tip ürünlerde “recycled” veya türkçe bir ibare ile bir ikon bulunur. Buna dikkat edin. Ayrıca mümküm olduğu kadar hem sağlığınız, hem çevre için plastik yerine cam kullanmaya özen gösterin. Unutmayın, plastik atık en kötü atıktır.
  9. Özellikle hanımlar, deodorant alırken bunun çevreye ve ozon tabakasına zarar vermeyen cinsten olmasına dikkat edin, ve bu tip ibare bulunmayan ürünlere rağbet göstermeyin. Bu hassasiyeti göstermeyen firmaların ürünlerini almamak, bu firmaları da kendilerini düzeltmeye ve çevreyi düşünmeye zorlayacaktır. Tüketicinin gücünü gösterin. 1 YTL daha fazla vermek bazen iç huzuru açısından daha önemlidir.
  10. Mum ışığı hem daha romantik, hem daha sosyal ve kaliteli ortamlar yaratabilme özelliğine sahip çevre dostu bir aydınlatma seçeneği, aynı zamanda meditasyon açısından da ayrı bir güzelliği var, ve kesinlikle daha sık kullanılmalı. Belirli günlerde ailenizle 1 saat mum ışığında sohbet ederek, veya eşinizle mum ışığında bir yemek yiyerek hem büyük ölçüde enerji tasarrufu sağlar, hem de aile mutluluğunuzu ve birlikteliğinizi geliştirebilirsiniz, tavsiye ediyorum.

Mutlaka bu örnekler çoğaltılabilir. Eminim sizin de yaptığınız bir çok, belki de daha yaratıcı, çözümler vardır. Lütfen bunları kendinize saklamayın ve paylaşın. Her geçen gün bilinçlenen toplum ile şirketler de daha duyarlı olmaya başlayacaklardır. Yukarıda sıraladığım bu 10 fonksiyonel örneğin sadece 1 tanesini bile uygulayabilirseniz, hem bütçenize, hem de ülkemiz ve dünayamıza pozitif bir katkı sağlamış olursunuz. Üzerinde yaşadığımız ve bize bir çok güzel şey sunan dünyamıza iyi bakmamız ve tüketirken, onu düşünerek bilinçli davranış sergilememiz gerçekten çok önemli. Bizden sonraki nesiller bizim şu andaki örnek davranışlarımız ve attığımız adımlar sayesinde daha güzel bir Türkiye ve daha yaşanır bir dünyada yaşacaklarsa, bence en büyük mutluluk ve huzur bu olsa gerek.

Bir Avrupa Başkenti ve Sakatlarımızın hazin durumu

Sırf merak ettiğim ve kimseyi kullanırken görmediğim için bugün işe gelirken Eskişehir yolundaki iki köprüde durdum, ve sakatların veya yaşlıların kullanması amaçlı olan yeni yapılmış bu asansörlerin gerçekten çalışıp çalışmadıklarını kontrol etme ihtiyacı duydum. Bahsettiğim gibi, bunlar yeni ve tamamlanmış olan köprülerdi, yapım aşamasında olanlar değil.. Bu asansörlerin ikisi de kullanılamaz durumdaydı ve çalışmıyorlardı. Bu yeni olanlar çalışmazken, eski yapılmış köprü asansörlerinin durumunu kestirmek pek zor değil gibi.

Ülkemde her ülkede olduğu gibi, hatta gelişmiş ülkelerden daha yüksek oranda sakat bulunmakta. Eğer bu sakat ve/veya yaşlı olan vatandaşlarımız köprüleri kullanamazlarsa acaba nasıl karşıdan karşıya geçiyorlar, bunu gerçekten merak etmemek elde değil? Geriye doğru düşündüğümde aslında sakat olan, bir değnek veya tekerlekli sandalye kullanan vatandaşların sokakta fazla dolaşmadığı veya belki de dolaşamadığı gerçeği daha da belirginleşiyordu. Daha sonra ise gerçekten sakatların nerelerde dolaşabileceğini düşünmeye başladım. Araçlar üzerlerine park etmesin diye normalden yüksek yapılan ve iniş rampası olmayan kaldırımlarda mı? Yoksa rampa olan yerlerde bile düşüncesizce önlerine park etmiş arabaların arasında mı? ,ve hadi bunları başardı diyelim, sakat asansörü bulunmayan köprülerin bulunduğu Ankara’da, caddeden karşıya geçmek için ezilme riskini göze alarak, caddelerde mi? Göstermelik yapılan bu asansörler çalışmamakta veya çoğu üstgeçitte hiç bulunmamakta, hadi eskiyi bırakalım, yeni yapılan üst geçitlerde bile, bürokrat ve tahsilli insanların çoğunlukta yaşadığı Ankara’da 2007 yılında bile bunlar hala düşünülemiyor galiba veya ticari nedenlerle bu insanlarımızın özgürlüğü göz göre göre kısıtlanıyor belki de...

Unutmayalım, Allah göstermesin hepimiz sakatlanabilir ve hayatımızın geri kalanını bu insanlarımız gibi geçirmek zorunda kalabiliriz. Bu insanların da en az bizim kadar yaşam ve kendi şehirlerinde serbest dolaşım hakları var. Bu insanlarımız güya diğerlerinden daha şanslı.., çünkü Başkent’te yaşıyorlar. Ama ne yazık ki Başkentimiz kendisine yakışır olanı sunamamakta hala... Onları zaten kötü gitmiş hayatlarında bir de ev hapsinde tutuyormuşuz gibi geliyor bana. Bir Avrupa Başkent’ine yakışan bu değil kanımca.

Mortgage = Teneşirvade

Mortgage yasasının böyle üzerinde tartışılmadan alel acele geçirilmesi gerçekten çok yazık oldu, çünkü bu yasanın kanaatimce en az vatandaşa (o da orta direk veya yoksul kesime değil) faydası olacaktır. Amerikada 15 sene yaşadım ve bu sürenin büyük bir bölümünde emlak sektörünün içinde bulundum, doktoram da Amerikan hukuku (JD) olduğunda çok iyi biliyorum ki bu mortgage denen meret (ki bence teneşirvade daha uygun bir deyim), milletimizin mutluluğunu gölgeleyecek ve bir çok yeni, parçalanmış aileler yaratacaktır. Bunu ben medyum olduğum için söylemiyorum, uygulanmış halini gördüğüm ve bizzat yaşadığımdan söylüyorum. Şimdi size sistemin nasıl işlediğini, hepimizin rahat anlayabileceğimiz düzeyde, hukuki olmayan bir üslupla anlatmaya çalışayım.

Diyelim ki bir orta direk diye tabir edilen vatandaşın 20 milyarı var, ev 120 milyar ve kalan 100 milyar için mortgage almak istiyor, banka bu 20 milyarı vatandaştan ön ödeme olarak alacak, sonra toplam parayı satıcıya ödeyerek bu evi vatandaş namına (ama banka ismine) satın alacaktır, ama banka bunu almadan evvel once evi aşağıdaki extra külfet gerektiren aşamalardan geçirerek ve kendini garantiye alacaktır.

1.Eksper incelemesi, (alınmakta olan ev gerçekten bu kadar eder mi?, eğer eksperin raporuna göre etmezse, banka bu evi almaktan vazgeçebilecek ve vatandaşa ‘başka bir ev bul, bu ev bizim kriterimize göre uygun değil’ diyebilecek.)

2. Eksper incelemesinda uygun bulunduğu takdirde banka bu başvuruyu bir avukata verip bankayı garantiye alacak sayfalarca maddenin olduğu, ve vatandaşın hiç bir zaman okuyamayacağı, veya okusa da anlamayacağı bir deste kağıt halinde hazırlatacak.

3. Bu aşamadan sonra evi değerinin çok üstünde bir değere sigortalatacak çünkü (yine banka kendini garantiye almak ve doğabilecek her hangi bir zararda banka sigorta şirketi ile bir sorun yaşamak istemediğinden sigorta şirketi de ona üzerinde gerekli gereksiz her şeyin bulunduğu gereksiz şişirilmiş bir sigorta satacaktır ki sigorta şirketi de kar etsin. Hem nasıl olsa bu fahişt sigorta ücreti teneşirvade ücretine eklenmekte ve vatandaş bir de sigorta şirketleri tarafından banka aracılığıyla soyulmaktadır.) Vatandaş bunun farkına ne yazık ki varamamakta çünkü banka bu parayı vatandaştan istememekte büyük bir ustalıkla bunu aylık faize eklemekte, sigorta ücretini bile faizlendirmektedir).

4.En son olarak ta banka bunu en az 20-30 yıla yayarak kendinin en karlı durumda olması için başvuru sahibine önce (örneğin 30 yıllık mortgage ta ilk 15 yıl) faizleri ödetecek durumda ayarlanmış bir sözleşme ile tescil ettirecektir. (Şu anda 10 yıllık faizler sadece göstermece ve küçük miktardaki borçlar için, eğer evin fiyatı yüksek se bu vade 30 yıla kadar uzayacaktır, aksi takdirde vatandaş bunu ödeyemez)

Bankalar kısa dönemli borçlardan fazla para yapmazlar, “ne kadar uzun müddet banka için o kadar çok para” demektir. (yani borcumu erken kapatayım derseniz bile, öyle yağma yok, hem bankaya erken kapatma cezasi %2 ödeyeceksiniz, hem de bir de üstüne diyelimki 2 yıldır ödediğiniz aylık vadeleri kaybedeceksiniz çünkü onları sadece faiz olarak kabul edecektir. Ha bir de önden ödediğiniz 20 milyar var ya o da şuna gitti buna gitti denilerek uçacaktır. (Örnek vermek gerekirse, evin değeri 120 milyar ise 2 yıl ödemiş olmasına rağmen, vatandaş bankaya 120 milyar ve üstune bir de ek olarak %2 ödeyecek demektir, o ana kadar odemiş olan 2 yıllık ödemeler ise tamamen banka karı olarak bankayı daha da zenginleştirmiş olacaktır. Diğer 20 milyar ön ödeme de çerez tabii.)

Şimdi asıl can alıcı noktaya geçmek istiyorum. Bu konunun ismi PARAYLA DÖVME. Bu Amerikan sisteminin en uzman olduğu konudur. Vatandaş bankalar tarafından nasıl parayla dovülür diye merak ediyorsunuzdur? Hemen anlatayım. Amerikada mortgage ile ev aldığım ,bire bir yaşadığım için burada da aynısı olacağından eminim. Malum bizim Türk milleti olarak fotokopi özelliğimiz ünlüdür. Amerikalı bankacı yonetici bir arkadaşım vardı, ve onun soylediği şu söz çok önemliydi. Ben hala bunu hatırladıkça Amerikan sistemine ‘yuh’ çekerken, Türkiye’de de bunun gerçekleşmiş olması beni bir Türk vatandaşı olarak çok üzüyor.Arkadaşım aynen şöyle demişti “Bankaların en büyük karı insan hatalarıdır, yani yıl sonunda banka karlılık değerlerinde oranlardan en büyüğü insan hatası ve bu hataların en fazlası ise mortgage ile ilgili olanlardır. Mortgage uzun olduğundan hata sayısı ve oranı diğerlerine göre çok daha fazladır”. Neden böyle olduğunu size anlatayım, çünkü gerçekten ibret verici.Motgage’ı aldığınız banka size şöyle bir sistem uygulayacak, Diyelim beklenmedik bir olay oldu ve allah korusun, aylık ödemenizi 1 gün geciktirdiniz, ya da daha kötüsü 1 ay geciktirdiniz her insanın başına gelebilecek bir durum degil mi? Otuz yıl içinde kesin en az 2-3 kez olur. (bankaların yaptığı istatistikler bunun çok daha fazla olduğunu gösteriyor) Ama banka hiç bir zaman buna böyle insancıl yaklaşmaz ve karlılık esastır. Banka bu kadar yıl düzgün ödeme yaptığınız halde hiç anlayışlı olmayacak ve sizden çok acımasız gecikme ücretleri ve faizleri talep edecektir(bunlar tabiiki evi alırken imzaladığınız kağıtlarda var, ama ne yazıkki siz okumadınız..) ve zaten zor durumda bulunan siz bunu hiç ödeyemeyecek halde bırakılacaksınız, banka ise bu işten hiç zarar görmeyecek ve aksine çok karlı çıkacaktır, çünkü bu durumda foreclosure (yani bankanın sizi ve ailenizi polis zoruyla, diyelim 8 yıldan bugüne kadar her ay düzenli ödeme yaptığınız yerden çıkarması ve bu evi haraç mezat sizin çıkarınız hiç bir şekilde gozetilmeden ve bankanın kendi borcu kadar bir ücrete satması) demektir. Sizin çıkarınız neden gözetilmez biliyormusunuz çünkü evin sahibinin siz olduğunu zannediyorsunuz ama aslında banka... ve evin gerçek sahibi evi her nasıl isterse satma hakkına sahip, ve siz hiç bir şey yapamazsınız. Böyle büyük dramlar yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Bir düşünün kendi evinizde kiracı olarak oturduğunuzu farketmenizin dramının üzerine, sizin ödediğiniz (takriben normal rayiç ev kiralarının 2 katı cıvarı olan fahişt vade) ödemelerin hiç bir kuruşunun ana paraya gitmediğini ve bankayı zenginlestirdiğinin anlaşılması dramı, bir de üstüne bankanın size hiç bir toleransta bulunmayıp, bu kadar yıl oturduğunuz, yıllarca ev sahibi olma hayali ile bir sürü para ödediğiniz sıcak yuvanızı zor kullanarak sattığını, ağlayan eşinizin ve çocuklarınızın halini ve kaçınılmaz olarak yediğiniz duygusal ve psikolojik darbeleri!.Şunu açık yüreklilikle söylemek istiyorum. “Türk milleti böyle bir zülmu kaldıracak yapıya sahip duygusuz insanlar topluluğu degildir”. Türk aile yapısına boyle bir darbe ise kesinlikle indirilmemelidir. Böyle zor bir durumda çocukların yaşayacağı güvensizlik ortamı ve dram tamir edilemez, bu mortgagezedeler kaçınılmazdır ki daha sonra toplum için de bir yük ve problem teşkil edeceklerdir. İntiharlar, adam öldürmeler ve hapisteki insan sayısı, stres ve mutsuzluk kesinlikle artacaktır. Türk hukuk sistemi ise açılacak bir çok extra mali ve diğer yeni dava yükü ile boğulacak ve zaten yoğun olan sistem devlet eliyle çok daha fazla yükü çekme zorululuğunda bırakılacaktır.

Amerikadayken İrlanda asıllı ama Amerika’da doğmuş olan bir arkadaşımın babası ölmüştü, arkadışım tek çocuktu ve babası ona 15 yıllık mortgage’ı miras olarak bırakmıştı. Çocuk kara kara düşünüyor, babasına kötü sözler sarfedip duruyordu. Ben istemeden bu saçmalığa için için gülmüştüm, ve Türkiye’de herkesin böyle bir züluma girmeden en azından bir evi olabilir, ve böyle trajı komik olaylar bizde olmaz diye düşünmüştüm. Geleceği görememişim meğer... Ülkemizde de artık annemiz ve babamız bize borçlarını miras olarak bırakacaklar gibi görünüyor, çünkü mortgage alındığında bankanın imzalattığı onca kağıt içinde bu borcun mortgage alan kişinin ölümü durumuda varislere yansıyacağı da belirtiliyor. Peki diyelim ki varis olarak ödemiyorum dediniz, ki bu en tabii hakkınız. Bu sadece bankaların ekmeğine yağ sürecektir, düşünün 15 sene boyunca babanız her ay kendinin sandığı evinize bir sürü para odemiş ve siz bunun hiç bir değeri olmadiğını ve bu evin gerçekte sizin olmadığını öğreniyor, ve babanıza size borç ve dert bıraktığı için dua yerine beddua ediyorsunuz. Halbuki bunda babanızın pek bir suçu yok, o sadece iyi niyetle bir evi olsun istedi aslında.., fazla parası yoktu ve mortgage’dan yararlandı.. o kadar. Bence burada suç sistemde. Türkiye’de de suç teneşirvade sistemini getiren ve alelacele geçiren hükümette ve buna hiç itiraz etmeyen muhalefette de olacaktır tabii ki.

Bu işten en karlı çıkacak grupların başında doğaldır ki bankalar geliyor. Her fırsatta parayla dövecek ve karlılıklarını katlayacak olan onlar çünkü(tevekkeli değil bir çok yabancı banka parayla rahatça dövülebilecek ve bu konuda bilgisi olmayan insanların yaşadığı Türkiye’de bankalara ortaklık çabalarında), ikinci karlı çıkacak grup ise sigortacılar olacaktır, çünkü zorunlu olarak mortgage veren banka, sigortacılara her evi her tür felaket durumunda kendini korumak amaçlı çok yüksek rayiçlerle sigortalandıracaktır ve ben sigorta istemiyorum diyemezsiniz çünkü ev sizin değil ve banka risk almaz. Üçüncü şanslı grup ise avukatlar, çünkü yine banka her geciken ödemede avukatlara bunun tahsili için devredecek ve avukatı mortgagezede ile uğraştıracaktır, avukatlar ise bu tip problemli durumlarda ücretlerini Amerika’da yaklaşık 4 kat arttırırlar, zor durumda olan borçlu ise bir de üstüne bunu ödemek durumuda bırakılır ve ödenmediği takdirdede, avukat bunu ev açık arttırmada satıldığı zaman direkt bankadan talep edeceğinden problemsiz para kazanır. (Bunu bir nevi araba kaskosu gibi duşünürseniz daha rahat anlaşılacaktır, arabanızı çarptınız diyelim,yaptırmak istiyorsunuz ve arabanızın kaskosu var. Eğer her hangi bir tamirciye kaskoyu kullanmadan yaptırırsanız 10 liraysa, aynı durumda kaskonuzu kullanırsanız aslında 40 liraya yaptırıyorsunuz, bu şişirme paranın sizden çıkmayacağı için itiraz etmeyecek ve pazarlık ta etmeyecek olan kasko şirketinden çıkacağından kaçınılmaz olacaktır.) Yani ülkemizin avukatları daha kötü insanlar olacak, ama daha zengin olacaklardır. Dördüncü karlı çıkacak kesim ise hükümet olacaktır, çünkü ilk yıllarda gayrimenkul alımlarında büyük bir suni artış gerçekleşecek ve bu da ekonomiyi çok iyi yerlere taşıyabilecektir. Ama 2-3 yıl sonra gerçeği anlamaya başlayacak olan vatandaşın dramı, satılan gayrimenkuller ve toplumsal tepki de ekonomide durgunluk olarak geriye dönecektir. Bu işten en az kar eden kesim ise ortadirek üstü vatandaş ki o da bu sistemi doğru kullandığında fayda sağlayabilir. Ülkemizde bu tip vatandaşların oranı ise gerçekte %10’u geçmez. Bunlar zaten parası olup’ta mortgage kullanıp birden fazla ev alıp, satarak kısa dönemli kar edebileceklerdir. Ama zengin daha zengin, mortgage sistemini kullanıp ta bir ev sahibi olmak isteyen normal vatandaş ise mutsuz, dertli ve/veya topluma problem haline dönüşecektir. Aileler içinde devamlı bir tartışma, mutsuzluk ve güvensizlik oluşması kaçınılmaz olacaktır.

Netice olarak kendimize millet olarak şunu sormamız lazım. Daha paraya dayalı bir sistem ve buna bedel olarak mutsuz insanlar ve aileler yaratmak istiyormuyuz? En önemli olan aile değerlerimizin içine dolaylı olarak ve tam olarak araştırılmadan başka ülkeler yapıyor diye, bizim aile yapımıza uygunluğunu tartışılıp,görüşülmeden ve topluma net olarak bunun getiri ve götürüleri açıklanmadan nifak tohumları mı ekiyoruz? Türk kültürüne ve aile yapısına mortgage(teneşirvade) sistemi benim kanaatimce çok uygunsuz ve bizim gibi duygusal ve ailesine bağlı bir toplumda kutsal olan evimizin huzuru, sıcaklığı ve güveni bu sistem ile büyük yara alacak gibi görünüyor. O nedenle vatanımıza hayırlı olsun diyemeyeceğim.

Ata sporumuz “tenis”!

Geçen Cumartesi akşam, oğlumu da gezdirmek amaçlı, ailece “Kuğulu Park” a gittik. Hanım alışveriş yaparken biz de oğlumla kuğu ve ördekleri yemlemeye koyulduk. O sırada, oğlum hayvanları ve özellikle köpekleri çok sevdiğinden, bir köpek gördü ve peşine takıldı. Köpek çok tüylü, beyaz,sevimli ve ufak boyuttaydı, ve bir bayan sahibi vardı. Başıboş değildi. Oğlum köpeğe yanaşmadan evvel sahibinden izin alarak, ben önden test etmek amaçlı, köpeği sevmeyi denedim ancak köpek beni pek sevmemişti heralde ki havlayıp,hırlayıp duruyordu, oğlumun bana anlamlı bakışından da cesaretlenerek, ikinci sevme denememde ise bu fino tarafından, uzantılan elim ısırıldı. Hemen oğlumu alıp oradan uzaklaştım.Daha sonra bir ara elime baktığımda gördüm ki parmağım derin bir yara almış ve bayağı kan akıyordu, o anda farkedememiştim heralde. Hemen en yakın eczaneye gidip pansuman yaptırdım ve daha sonra ailece eve döndük. Bu yazının amacı köpek tarafından ısırılmam değildi tabii, bundan sonraki yaşananlar çok daha çarpıcıydı ve sizlere faydalı olacağına inanıyorum.

Doğal olarak ertesi gün aşı olmam gerektiğini düşünerek bunu yapabilecek bir poliklinik veya hastane aramaya başladım. Ancak bu iş pek de umduğum gibi gitmedi, tam 5 özel, 2 devlet hastanesi ve bir kaç veteriner aradıktan sonra bunlardan hiç birinde kuduz aşısı uygulaması yapılmadığını hayal kırıklığıyla öğrendim. Biraz daha araştırmam sonucunda, Koca Ankara’da bu hizmeti veren sadece 1 hastanenin olduğunu öğrendim, yanlış duymadınız sadece bir hastane o kadar. Bu hastane Cebeci’de bulunan Ankara Hastanesi’ydi. Özel sigortam olmasına rağmen ve üstüne bir de Başkent Üniversitesi’nde çalışıyor olmama rağmen, kendi üniversite hastanemiz dahil hiç bir hastanede kuduz aşısı uygulaması her nedense yapılmıyordu. Aklıma ilk önce diğer iller ve özellikle doğu illeri geldi, eğer Ankara’da böyle bir uygulama sadece bir hastanede yapılmaktaysa diğer illerde heralde hiç yoktur diye düşünmekten kendimi alamadım, ki bu illerde özellikle çocuklar sokaklarda büyümekte ve kesinlikle daha çok başı boş hayvan dolaşıyordur ve risk te doğal olarak daha yüksektir. Bu illerde insanların kudurması işten bile değil duruma bakılırsa.

İlk şoku atlattıktan sonra Ankara Hastanesini aradım ancak günlerden Pazar’dı ve tüm çalışanlar tatil yapamamanın verdiği stresle 5. aramamda ancak 15 saniyelik bir cevap verebildiler ve bu kişi doktor değildi çünkü ne sorduysam “ben bilmiyorum” diyordu. Hastaneye gidip muayene olmadan ne yazıkki bilgi dahi verebilecek biri yoktu. Buradaki doktorları da suçlamamak gerekir, eminim ki bütün Ankara ve çevre iller onları arıyordur!

Ertesi gün işten izin alarak bu hastaneye gittim. Hastane bildiğimiz gibiydi.. Gayet yoğun ve keşmekeş içinde. 20 dakika süren sorgu ve hastane içi binaları arası tenis sonucunda bu uygulamayı yapacak olan kliniğin nerede olduğunu öğrenebildim. Kliniğe vardığımda ise gayet kızgın yüzlü insanlar karşıladılar beni, neden kızgındılar biliyormusunuz, çünkü tüm yükü onlar çekiyorlardı ve bence bir bakıma da haklıydılar. Güneşin fazla uğramadağı bir bodrum katında, yetersiz ve yanıp sönen ışıklar arasında korku filiminde oynuyormuşçasına davranıyorlardı doğal olarak. Ve tam bunları düşünürken yeni bir prosedür başladı. yukarı – aşağı ve daha sonra aşağı-yukarı , yok yatış yapmak lazımmış, yok bilgi işlem’e kayıt, yok dosya alma, yok muayne derken aşının yapılacağı yere vardığımda yarım saat daha geçmişti ve bende artık tenis topunun bile belirli kullanımdan sonra tüylenmesi gibi bir huylanma başlamıştı bile... Ancak maç bitti diye çok erken sevinmiştim. Maç daha bitmemiş ve benim tenis topu olarak vazifem daha devam etmekteydi. Buradaki serumu ve aşıyı yapacak olan doktor sadece 1 taneydi ve sadece o, bu aşının verilmesini onaylıyabiliyordu, ve bu doktor visit teydi. Bu arada da benim gibi bekleyen bir çok hasta ile birlikte bir 15 dakika daha sandelyesi bile olmayan bodrum koridorlarında beklemek durumunda kaldık ve birbirimizin haline içten içten güldük. En sonunda doktorumuz geldi ve bize aynen şöyle dedi. “Sizi 15 dakika daha bekleteceğiz çünkü acil bir hasta geldi ve biz yoğun bakıma çıkmak zorundayız.”, bunun üzerine ben ve oradaki diğer tenis topları maça 15 dakika ara verildiğini öğrenince maçın devam edeceğini bir kez daha anlamış oldular. 15 dakika daha bekledik. Döndüğümüzde bu doktor hala yoktu tabii, gelmesi de yarım saati buldu. Bu da beklenir bir durumdu kanımca (ben artık iyimserliği kaybetmeye başlamıştım heralde). En sonunda işlem başladı. Tam 6 adet iğne uygulandı ve bunların arasında da penisilin allerji testi vardı ki bu sadece 20 dakika sürdü. Bu iğnelerden sonra ise öğrendiğim maçın son vuruşunu da hemşire hanım yaptı ve bana şunu söyledi.”Biz hastalarımıza bir de tetanos aşısı yaptırmayı öneriyoruz”. Ben doğal olarak “eh iyi gelmişken hemen onu da yaptırayım” dedim ama hemşire hanım gülümseyerek raketini çıkarttı ve “Burada tetanos aşısı uygulanmıyor bunun için acil bölümüne gitmeniz lazım” dedi. Normal tenis maçlarından da uzun geçen toplam 2 saat süren bu eziyet verici prosedürler yığını sonucunda olay nihayetlendi ve daha sonra da 4 doz daha almak üzere randevuleşerek oradan ayrıldım.

Kuduz konusunda öğrendiğim bir kaç konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunlar gerçekten önemli ve çoğumuzun bilmediği bilgiler. Eğer bir hayvan tarafından ısırılırsanız şunlara dikkat edin:

  • Eğer hayvan başıboş ise, bu hayvanın yakalanmasını ve 10 gün sürece karantina altında tutulmasını sağlayın.
  • Bu hayvanın eğer bir sahibi varsa işiniz bir nebze kolay, ancak benim düşünemedeğim gibi siz de yapmayın, ve sahibinin telefon numarasını alın ve siz de onlara kendi telefon numaranızı verin.
  • Kuş, yılan, balık, kaplumbağa, kertenkele ve böceklerde kuduz mikrobu olmaz ve sincap, sıçan, fare, hamster gibi hayvanlardan ise onlar kuduz olsalar bile, bu insanları etkilemezmiş yani bu tip hayvanlar tarafından ısırıldıysanız korkmayın ve boşuboşuna hastaneye aşı olmaya gitmeyin.
  • En önemlisi ise sizi ısıran hayvan 10 gün içinde ölmez ise aşı yaptırmanıza gerek olmadığı bilgisi, bu durumda kuduz olma ihtimaliniz yok demektir. O nedenle sizi ısıran hayvanın takibi önem taşıyor. Eğer ben köpeğin sahibinin telefonunu almış olsaydım heralde böyle bir duruma düşmez ve bir sürü iğne yemek zorunda da kalmazdım diye bayağı üzüldüm sonradan.

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim Amerika’da yıllarca yaşadım ve bir kez bir kunduz tarafından ısırıldım ve orada bu aşıyı hemen bana yakın bir poliklinikte yaptırmıştım ve bütün işlem 2 dakika bile sürmemişti. Çünkü benim penisiline allerjim yoktu, ve sadece bunun için bile extra 20 dakika beklemek zorunda kalmamıştım. Benim bir manyetik sağlık kartım vardı ve benimle ilgili tüm bilgiler bu karttaydı. Yani herhangi bir bilgisayardan benim bu allerjimin olmadığını hemen görmüşlerdi ve böyle bir teste ve zaman kaybına da gerek kalmamıştı.

Özel sigortanız da olsa, hatta doktor bile olsanız ne yazık ki hala, bu çoğu kanımca gereksiz prosedüre maruz kalıyorsunuz. İsteniz de istemeseniz de, 2007’de ve Başkent Ankara’da!. Belki de telefonda görüştüğüm veteriner hekimin sözünü dinlemeli ve onun “ben olsam yaptırmam” tavsiyesine uymalıydım. O da bu prosedürü bildiğinden heralde benim eziyet çekmemem için dürüstçe bir tavsiyede bulunmuştu. İnsanların neden doktora gitmekten (özellikle de devlet hastanelerine) çekindiğini de bizzat yaşayarak anlamış oldum böylece. Gerçekten yapılan işten çok, onun civarındaki beklemeler ve prosedürler, zaten kötü olan hastane ortamını sanki daha da çok deneyimlemeniz için çalışan kişiler tarafından, hasta psikolojisi düşünülmeden yazılmış bir prosedürle, aşağı yukarı koşan hasta ve hasta yakınlarıyla daha da korkunç bir hal alıyor. Böyle bir eziyetin hala bu çağda ülkemizde yaşanmakta olduğuna bir vatandaş olarak inanmak istemiyorum. Böyle giderse ata sporumuz “tenis” olabilir, çok yakında.